Bodrum Türkiye’de mi?

Bir Bodrum'a Taşınma Hikayesi

Bu blog, bugüne kadar hep toz mavi yazılarla doldu. Bu yüzden de, son birkaç gündür, önce elim tek kelime yazmaya gitmedi; sonra yazdıkça yazıp yayınlamadığım postlar birikti. O ruh haliyle yazacaklarımın hiçbiri de aslında bu yazıda okuyacaklarınız değildi. Sonra düşündüm ki; mademki bu blogun konusu Bodrum, mademki konu bir “tası tarağı toplayıp kişisel mutluluk arayışının peşinden gitme hikayesi”;  bu yazının konusu başka olmalı belki…

Yine de baştan başlayacağım. 15 Temmuz akşamının ardından, İstanbul ve Ankara’daki yakınlarımdan “Bodrum’da durum nasıl? Oralarda çok bir şey hissedilmiyordur herhalde?” mesajları geliyor.

Nitekim, 15 Temmuz gecesinin geç saatlerinde, insanlar sokaklara döküldüğünde, “Bodrum Merkez’de neler oluyor acaba?” diye yaptığım bir aramada, karşıma şu şakacı tweet çıkıyor: “Bodrum, sınır komşusu Türkiye’de olanlardan habersiz: Bir karışıklık olmuş diyorlar ama, bilmiyoruz, zaten biz Yunanistan’a daha yakınız.”  Tweet’i okuduğumda öyle bir ruh halindeyim ki; ne gülebiliyorum, ne sinirleniyorum. Anlıyorum, ama konuşamıyorum.

9 ay önce taşındığım Bodrum’daki 2. evimin balkonunda, gözümün tam karşımdaki Kos‘a dalmasını engelleyemiyorum.

Anlıyorum, çünkü Bodrum’daki hissiyatı, taşındığım günden bu yana, “izole” kelimesiyle ifade ediyorum. Her şeyden uzak, küçük bir kum kürenin içindeki minicik bir adadaymışız; demin dediğim gibi toz mavi bir paralel evrende yaşıyormuşuz, gerçek hayattan çok uzaklardaymışız gibi hissediyorum. “Tatil” diye mi, yoksa havasının suyunun güzelliğinden mi bilmiyorum ama, çevresindeki herkesin gülümsediği; yazın günlük hayatın tatil köyü kıvamında aktığı, sokakta duyduğu konuşmaların çoğunun İngilizce olduğu bir ortamda yaşayınca, insan buranın Türkiye’de olduğunu unutuyor galiba. 😳 Burada, Bodrum’a taşınma sebebini “gündemden uzak hissetmek” gibi samimi bir şekilde açıklayan iki yakın arkadaşım bile var mesela. Gerçekten, Bodrum’a taşındığınız ilk zamanlarda, işe yarıyor da…

Bodrum Türkiye’de mi?

Sonra, telefonunuza midenize oturan bir haber bildirimi geliyor, ve bu his kayboluyor tabii. Geçen gece, gecenin bir vakti başlayan ve durmayan bir ezanla olduğu gibi. Başını internette paylaşılan haberlerden kaldırmadan geçirdiğin, her yeni gelişmede evin içinde uzun panik atak voltaları attığın saatler, hatta günler gibi.

İstanbul’dan gelen, “nasılsınız?” diye başlayan mesajlar hep “bizden daha iyisinizdir herhalde” diye devam etti. Evet, nispeten “daha” iyiydik herhalde. Başımızı bilgisayar ekranından kaldırıp şöyle bir çevremize baktığımızda ve hiçbir şey olmuyor gibi geldiğinde, ve halbuki bu coğrafya ne kadar güzel, halbuki denizin nasıl hiçbir şeyden haberi yok, nasıl sakin diye kocaman iç çelişkilere düştüğümüzde. Ama bireysel bakarsak, hayatımızın en önemli insanları İstanbul‘da, Ankara‘da işte! Geleceği bırakıp bugüne odaklanmaya çalıştığımızda, büyük resimden uzaklaşıp onların derdine düştüğünüz panik anlarında açtığımız telefonlarda; hep uzakta olmanın verdiği kocaman bir yalnızlık hissi, ve o hissi katlayan bir anksiyete hali. 😥

Bodrum’da şu ara…

Bodrum’da neler oldu derseniz, 2 gün müzik filan durdu. Sonra, sezon kısa ve bütün turizm sektörümüzün umudu o kısacık sezon ya, herkes mecburen her şey normalmiş gibi devam etmek için sözleşti adeta. Bodrum boş. Bundan sonra daha da boş olacak. Bodrum’da yaşayınca ruh hali nasıl oluyor derseniz; bakışlarımız, yüz ifadelerimiz de “boş” aslında. Bodrum’da yaşamak, bütün bunların olduğu bir ülkede yaşamak hissiyatını geçiştirmeye yetmiyor şu ara. Uzaktan bakınca sanılanın aksine, aynı haberleri aldığımız sürece, hepimiz aynı yerdeyiz işte.

Hepimiz, ne oluyor ve ne olacak korkusuyla, bilgisayarlarımızın başında, delirmenin eşiğinde donduk kaldık günlerce. Sonra, kendi adıma, kendi hayatlarımıza dönebilmek için her şeyi verebileceğimiz kadar bunaldığımız o noktada, denizin altında olursam belki o “izole” hissini yeniden yakalayabileceğimi akıl ettim. Ne yapsam telefonumdaki son gelişmelere bakmadan duramıyordum, ve telefonu denizin altına götüremezdim! Böylece günler sonra evden çıktım, Karaincir’e gittim.

Geçen sezon da sık sık geldiğim yer, şimdi oldukça boş. Plajdaki insanlar hep yerli turist. Hepsinin elinde telefon var; ama uzaktan, Twitter’dan sanıldığı gibi selfie filan çekmiyorlar; tatilciler de herkes gibi telefonlarından gözlerini ayıramıyor, tatil yapamıyorlar. Sonra saat 5 buçuk oluyor, müzik duruyor, animasyon-bar ekibi ellerinde ufak çalgılarla, çalmaya başlayan “happy hour” marşına eşlik ederek insanların yanına geliyor. Birkaç kişi el çırparak eşlik etmeye başlayınca, herkesin yüzüne anlık bir umut gülümsemesi yayılmaya başlıyor. Şarkıda “rüyadayız Bodrum’da” diyor, “dostlarımız masada” diyor. 2-3 dakika boyunca gerçek hayat pause’a alınıyor, yeniden Bodrum’da olunuyor. Her dakika bir “son dakika” haberinin geldiği şu günlerde herkesin o 2-3 dakikaya; 1 “happy hour”a ne kadar ihtiyacı olduğu gözle görülebilir bir hal alıyor.

Aklımdan sadece “çünkü Bodrum insanların mutlu olmak için geldiği bir yer” cümlesi geçebiliyor. Öyle olunca, yeniden, Bodrum Türkiye’de olamazmış gibi geliyor…

Buradan nereye?

Sonra, “kıdemli” bildiğim kiminle konuşsam, uzun zamandır benden daha umutsuz olanlar bile, gelecek hakkında “bu saatten sonra yapabileceğimiz tek bir şey var; hayatımıza dönmeye çalışıp, bireysel küçük mutlulukların peşinden koşarak günü kurtarmaya çalışmak” diyor. Bu ara hayat bize çalışmadığımız yerden soruyor, ve sanırım kişisel hikayelerimizde bulabileceğimiz başka bir cevap kalmıyor.

Sonra, aynı Facebook’a, İstanbul’dan bir arkadaşımın “o şehre dönmek istemiyorum” diye başlayarak yazdığı bir ileti düşüyor. Bodrum’a taşınıyor. Çalışmaya başladığı ufak balıkçı dükkanından; kendi mesleği yerine temizlik, bulaşık, paket servis gibi işleri yaparken stresten ne kadar arındığından, öğle tatilinde denize girdiğinden, balıkçı amcanın ona verdiği bisikletten bahsediyor. Kocaman bir kaosun içinde, hatta tam da ortasında bir yerlerde, hepsinden kaçıp tüm bunların verdiği sadecik mutlulukların peşine düşüyor. Bunu yapma zamanlaması, benim için tüm o tavsiyelerin sağlaması oluyor.

Benim hikayeme dönersek… Kaybettiğim o “izole” hissini, ve tabii biraz da “kendisi gibi hisseden insanlarla bir arada olma” hissini yeniden yakalamak için; içinde bol bol müzik olan, müzikleri sevgi ve barış hakkında olan bir festivale kaçıyorum yarın. Beni iyileştirecek, yüzüme “anlık bir umut gülümsemesi” getirecek şeyin müzik ve deniz olduğuna inandım.

Eğer size de iyi gelme ihtimali olan bir his, biraz müzik, bir deniz, bir tatil varsa; değerlendirmeye bakın. Elinizdeki o telefonu yavaşça yere bırakın. Twitter’da yazanlara inat, sizi mutlu etmeyi hala başarabilen sadecik şeylerin peşine düşerek kendinizi iyileştirmeye çalışın.

Toz mavi, küçük bir kum kürenin içine saklanın. Sevdiklerinizi o masada tutmaya çalışın.

Ne zaman olur bilmiyorum ama, buraya yeniden “Bodrum’da çok mutluyuz” yazıları yazabilmemiz umuduyla.

Gökçe Devecioğlu
Galatasaray Lisesi ve Galatasaray Üniversitesi İletişim Fakültesi mezunu. Onedio'da 'komikli' reklamlar yazıyor. Müziğe, güneşe, kitaplara ve değişime inanıyor. Kahkaha desibeli yüksek insanları seviyor. Hayatı film sanıyor.